benzeyen

devri düz bir benzeyendi gün
sabah, öğle, ikindi
uzun bir varlığa sabrettin
boşlukta sonsuzluk birikti

unut onları o adamlar
kadınlar, ellerine dolanan ipleri
cisimler içinde bir isimdi cismin
uğultular içinde uğurlu bir sesti

kim bu peki saçlarına
sakalına hem göğsüne bir nişan, peki
bu genç yaşında bu kırı
bu ayları bu göklere kim sabitledi

sen konuş sen durma sen uzun
diline sarılan ince şiiri
güzel bir ölüme yaslanır ömür
büyükler, ulular, yokluyor kalbini

zaman devri düz bir benzeyendi
sabah, sonsuzluk, ikindi

yeniyazı, bahar 2011

ilk dize sonra ve birdenbire istanbul

ışığın dikkatini çektiği ilk yerdir ilk dize,
sakin olmalısın.
ağaçlara bakmalısın, adamlara belki.
ve birdenbire istanbul,
bunca sürtünmeden sonra elbet kalacaktı izi.

ne diyorduk, ilk dize
ışığın dikkatini ilk çektiği.
o zamanlar yeni elin, bu taşlar, şehir,
hamdı meyven henüz ve sürgünün yeni.
sendin o geçtin zamanları başı hayal,
gövdesi hayal, hayaldi ayakların,
basardın esnerdi şehrin semtleri.
sonra birdenbire istanbul ve dalgalanan surlar,
birdenbire sonra surlar ve kabuk.
sonra hayat birdenbire ve yavaş
yavaş geçti kanın gençliği.

söylemiş olmalıyım bunu,
sıra sıra gemiler dizmişler o zaman kadırgada,
şimdiler ahırkapı önleri demirler geçidi.
can doğrarlar uluorta ben bilirim gezdim,
ağrılar, yaralar ve işte bu denizdir
masum kanının seyrelip seyrelip mavileştiği.

çok yokuş böyle buralar kim için bunca deniz
hani asmalar, çardaklar, arkadaş çayının demi.
nereye düşmüş onların meyveleri adamlar
adamlar asmışlar çınarlara, dutlar
ve bir tek ağaçlar hatırlar olup biteni.

bir taştır ben bilirim yerini o durur bura istanbul
ilk aşk diyordum, ışığın kalbimdeki ilk izi.

papirüs, ocak-şubat 2011

töre

bir, iki, çok
sayılmaz ikiden fazlası
afrikada derler bazı köylerde
geçer kara adamlar önünde bulutlar ak
umarsız dünya döner devrilir kendince

afrikada derler oğulsan
öldüysen seni doğurandan önce
gelir uzak köyden bir adam
gezer ananın ırzında tek günde bir
iki, üç kere

kızlarım var benim küçük küçük türkiyede
satılır büyük büyük adamların
buruş buruş kucakları ekşidiğinde
kaça kadar sayabiliriz daha biz
babaların salyası uzar daha nereye

töreler gezer köyleri afrikada
memlekette köpeklerden ziyade

kitap-lık, mayıs 2010

bir, yedi, üç

dil ne ola ki; buradalığımızı sağlayanın ne olduğunu bulamayacağımızı anladıktan, kanıksadıktan, alıştıktan sonra edindiğimiz bir yuva belki. herkes, ama herkes söylediğince var; hem söylemediğinde bile, herkes söylediğince koruyor, kuruyor kendini. sanki verilmiş, zaten var olan bir şey gibi, işte şimdi bir şeyler söyleyen, sayıklayan bazen, bazen tüküren elim gibi mümkün ve doğal bir şey bu sanki. gözüm var gördüğüm ve hep vardı, dilim var ve bu doğal – ne büyük yanılgı. bir yerlerden yeni, kullanılmamış, bariz zamanlar taşıyoruz gibi, henüz kurulmuş mekânlar. sonra çevre bizle beraber yürüyen bir şey oluyor; aklımızda, kalbimizde diyelim ki bir dağ taşıyoruz –onlar da taşıyor– kendimiz, insanlığımızla ilgili öğretilen ya da karar verdiğimiz bir hale sahibiz ve bizi koruyan tek şey bu. mesela bir dilsiz, bir kör, bir sağır olarak nereye koyarız kendimizi. üstelik bizdeki eksiklik, bizden ziyadelerin eksikliğine vurgudan başka bir şey sağlamazken. bir körün gözümüze niyetlendiği sanılmasın sakın, yaşamı cendereye sokup küçültmekten başka bir şey olmazdı bu. peki ne diyorum ben şimdi, burada, herhangi birine ne anlatıyorum. sabah kalkıp dünyanın tüm suyunu saydığımı söylesem; bir, yedi, üç; sonra durduk yere bunu umursamadığımı söylesem, sonra öğleye doğru boğazım kurusa ve işte şimdi buna herhangi bir işarete meylederek inanan siz, bundan, sabah saydığım sudan öğlen vazgeçemeyeceğimi anladığınızda, kuruluğun arzusunu mutlaka gidermem gerektiğini anlattığımda sabaha ne olur; yani biz konuşurken neye benziyoruz aslında. etrafımızı yanımıza çekip, etrafı kendi yanımızmış gibi işaretleyip oradaki biricikliğimizi, yalnızlığımızı mı vurguluyoruz. aksi de mümkün, bomboş bir boşlukta öylece duran bir şey olmakla aynı şey değil mi bu aslında. nasıl da sarkıyor dil, ağzımın her yanı paçavra! asla tutamıyor, dizginleyemiyoruz bunu. dünya herkes için aynı görünüyor, böyle bin tane, milyon tane gözle bakınca, orada gerçekten bir akasya duruyor boylu boyunca, iş, akasyanın bizden azadeliğini kavrayıp onu ağacın evine sokmakta, ağacı yer ile göğün evine ve bu hikâye böylece boşluğa. her şeyin bir olduğu, her şeyin birbirine karıştığı, bulandığı ve kendinden sıyrıldığı bir yer, bir hayal, bir hal var; her şeyin bir diğerine değmeden var olduğu, varlığın varoluşunu tek ve aynı ciğerden soluduğu. adını bilmediğimiz, adlandırdığımızda diğerlerinden sıyrılıp bir şeye dönüşen ve böylece konuştuklarımızı yoksayan bir hal, hayal, yer bu. konuştukça başkalaşan, diğerleşen bu durum engelliyor oradalığımızı. eğer her şey içinde bir şeysek, misal insan evinde her zerre gibi bir zerre, o zaman o hali haiz olan, o yerin bizi haiz olduğu.. kuşun bilinçsiz, kalbi varoluşu. konuşmamamız gerekir. biz işte, yarattığı dili yiyen aç kurtlar gibi, her şeyi birbirine karıştırıyor, yine de söylüyor, hep söylüyor, asla doyamıyoruz. içimdeki o özlem, hırs, imanla, o boşluğa düştüğüm nadir zamanlarda, suyu saymadığımı söyleyen boğazım kuruduğunda her şey benim için benim yanımda, her şey benim için benden ziyade aynı zamanda. ne ki konuşarak yarattığım bu karışıklık, benzemiyor toprakta çürüyüp kaybolan yaprağın dünyaya karıştığına; hep dışarıdayız, konuşarak daima dışarıda. sanmak lanetin ipidir, çoktandır dolaşık boynumuza. aklın kendi gibi olduğu o hayal, hani. oysa bir defasında maviden rengi ayırdığımda yırtıldı zaman, sonra ben oradan sırasızlığın bahtiyarlığına; bir, yedi, üç!

kitap-lık, kasım 2009

bizi tartan kolların ikisi

üç kişiydik ikimiz ben
yer ile gök bir idi
duracağım burası güzel
burası güzel gül kokutacağım ellerimi

üç kişiydik geçkin ikimiz
birimiz geçenlere bakan idi
bir yer vardı kalanlar, gidenler
kıpırdamayanın sahipleri

üç kişiydik siz ikiniz
üçüncü içimizde ben idi
saymam fazlasını
bizi tartan kolların ikisi benimdi

kitap-lık, mayıs 2009

biz olmasak ölür

sen olmasan olmaz ölüm
atar nabız bileğinde
ister şahdamarından bakar ömrün
istersek bağlar, bahçeler hep birlikte

basit bir dünya bu, her şey dengede
kaldırırız taşı, çukuru boşalır bir yerde

çağırırız gelir
ne güzel bir aşk saklanmış kalbimizde
biz olmasak ölür
kuşlar çarpıp durur göklere

kitap-lık, ocak 2009

aksak zaman

hatırlarsın kendini de yola durursun sonra
dağlar, adalar
aksar zaman deniz ile orman arasında

sayarsın ânı, sabır zehir biriktirir aklına
zannındır tutarsın ipi
dersin taştır döker kahrını kumsala
ne çok isim kulağında, ne çok arzu
güdemezsin benlerini hâlâ

kime desen kendini, yalnızsın oysa
denizin üstü gümüş
ışıldar orman akşamın şavkında
aksıyor zaman
şuncacık yerde dönüyor dünya

kitap-lık, eylül 2008